Tarih, Tarih Nedir

Tarih Nedir?

TARIH

Geçmişte yaşamış insan topluluklarının yasayışlarını, birbirileri ile olan ilişkilerin, yer ve zaman belirterek sebep-sonuç ilişkisi içerisinde, kaynaklara dayalı bir şekilde objektif olarak inceleyen bir BİLİM DALIDIR.

Tarih (history, historei, sioria) bilminin konusu;

  • İnsan faaliyetleridir.

ÜNLÜ İSİMLERDEN TARiH TANIMLARI

  • ibni Haldun: incelemek, düşünmek, araştırmak ve varlığın sebep ve sonuçlarını dikkatle anlamak ve olayların oluşunu ve gelişimini İnceleyip bilmektir.
  • Edward H. Carr: Bugün ile geçmiş arasındaki bitmeyen diyalogdur.
  • Peter Novick: Birbiri ile rekabet eden tez ve hipotezlerden oluşan bir bataklıktır.
  • Napolyon: Herkesin üzerinde anlaştığı bir yalandır.

Tarih kelimesinin Batı dillerindeki tüm karşılıkları Yunanca ‘istoria‘ (Latince: historia, Italyanca: storia,

Fransnzca: historic, lngilizce: history, Almanca: historic) kelimesinden gelmiştir.

Tarihin babası olarak nitelenen Herodotos, ‘istoria’ sözcüğünün ilk olarak sadece doğal olaylara ilişkin bilgi birikimi dışında, insan topluluklarının başından geçenleri kaydetme yoluyla edinilen bilgi kaydetme yoluyla kullanmıştır. Hetodotos, yazdığı: kitaba “Istorias Apodesis”, yani ‘tanık olunan ve haber alman şeylerin anlatımı’ adını vermiştir.

Bilimsel tarihçiliğe Herodotos’dan sonra büyük katkı sağlayan Thukidides, istoria terimini sadece aktarma ve kaydetme işi değil, aynı zamanda geçmişte kalan toplumsal olayları değerlendirme ve yorumlama etkinliği anlamında da kullanacaktır.

  • Devletlerin ve medeniyetlerin yükselme ve çöküşü doğal kaderin bir sonucu olarak kabul edilmiştir.
  • İbn Haldun, bu kaderci anlayışı bir teori haline getirmiştir.
  • Fakat aynı zamanda tarih biliminin gelişmesine önemli katkı sağlamış; tarihi hadiselerin doğru olarak ortaya çıkarılmasında sorgulayıcılığı, tarihi olayları hikaye nakilciliğinden ibaret olmadığı, olayların sebep ve sonuçlarını incelemesi gerektiği görüşünü ilk ortaya koyan ve eserini bu doğrultuda yazan İbn Haldun olmuştur.

ibn Haldun, araştırmacı tarihçilik ile kaderci anlayışı şu ifadelerier formüle etmiştir: I’Tarih, insanların ve kavimlerin hal ve durumlarının nasıl değişmiş olduğunu, devlet sınırlarının nasıl genişlemiş, kuvvet ve çağı gelinceye kadar yeryüzünü nasıl imar ettiklerini bize bildirir. Bu tarihin zahiri manasıdır. Tarihin içinde Saklama mana ise incelemek, düşünmek, araştırmak ve varlığın sebep ve illetlerini dikkatle anlamak ve hadiselerin vuku ve cereyanının sebep ve tertibini inceleyip bilmekten ibarettir.

Tarih yazıcılığını hikaye etme, anlatma etkinliğinden çıkarıp onu izah etme, açıklama ve onların nasıl ve neden ilişkisini kurma seviyesine yükselten İbn Haldun’un geliştirdiği bir tarih eleştirisi ve tarih felsefesi görüşüne Batı Felsefesinde ancak 18. Yüzyılda rastlanacaktır.

  • Avrupa’da Aydınlanma Çağı’nın akılcı tarihçilerine kadar, olaylar mutlak kaderin bir sonucu olarak ve ahlaki bir öğreti çerçevesinde ele alınmaktaydı.
  • Bu hikayeci anlayışa ilk yıkıcı darbe ancak 1830 yılında Alman tarihçi Leopold von Ranke’den geldi.
  • Tarihin bir kader olduğu anlayışına sahip olan Ranke, tarih biliminin gelişimine ‘önemli katkılarda bulunmuştur.
  • Her şeyden önce tarihin, felsefe ve edebiyattan bağımsız, ayrı bir disiplin olarak kabul edilmesini sağladı.
  • Tarihe en önemli katkısı ise belge ve kritik etme yöntemini geliştirmesi olmuştur ki bugünde pek çok ülkede tarih bölümleri verilen eğitiminde belge değerlendirme dersleri Ranke’nin koyduğu ilkeler doğrultusunda yürütülmekledir.

UYARI

Ranke, /i geçmişi yargılamak, gelecek çağın yarar için bugüne yol göstermek gibi yüce bir görevi tarih üstlenmez. Tarih yaInızca ne olduysa (nasılsa) onu öyle göstermek ister değerlendirmesi ile tarihsel yoruma karşı çıkmıştır Yanı tarihçinin görevinin sadece olgulara dayanan objektif bir tarih (belgelerde kaydedildiği şekliyle tarih) ortaya koymak olduğunu savunur. Ranke’nin geliştirdiği bu teori kendinden sonra üç kuşak Alman, İngiliz ve Fransız tarihçileri tarafından bir büyü gibi takip edilmiştir.

1900’lerin başında İngiliz tarihçileri bu olgular tarihine daha ileri bir derecede sahip çıktılar. bunlara göre, tarih doğrulanmış bir olgular kümesidir. Tıpkı bir balıkçının tablasındaki balıklar gibi belgeler, balıklar gibi kaynaklar içinde olgular hazır dururlar. Bu tip tarihçiliğin savunucusu Cambridge Modem History’nin editörü olan lord Actorı, yazarlara gönderdiği yönerge yazıda isteğini şu şekilde bildirmiştir:

“Bizim Waterloomuz Fransız ya da İngiliz, Alman ya da Hollandalılar İçin aynı derecede doyurucu olmalı, hiç kimse yazarlar listesine bakmadan, Oxford piskoposunun yazısının nerede bittiğini ve yazıya Fairbaim ‘in mi yoksa Gasquet’in mi, Liebemıann ‘in mı yoksa Harrisan’un mu devam ettiğini anlayamamalı”.

Belgelerin aynen alınmasına dayanan olgular tarihçiliğini makas-zamk tarihçiliği olarak niteleyen Collingwood, özerk, yaratıcı olmayan çalışmanın bilim olamadığını görüşünü ileri sürmüştür. Ona göre bu, hazır bilginin bir kitaptan ötekine aktarılmasından başka bir şey değildir. Collingwood’a göre tarih, tarihçinin zihninde oluşandır. Tarihsel düşüncenin özelliği en yalın biçimiyle seçme işinde görülür. Tarihçi, olgular ortaya çıkardıktan sonra esas iş olarak onların arasından seçer ve onların ne anlatmak istediğini keşfederek yorumlar.

Çağdaş tarihçilik olgular değerli saydığı gibi onların değerlendirilmesini daha da önemli saymaktadır. Bu konuya en önemli yaklaşımı Can getirmiştir: “olgular ve belgeler tarihçi için zumludur. Olgular ve belgeler kendi başlarına tarihi oluşturmazlar, içlerinde ‘tarih nedir?” sorusuna hazır bir Cevap taşımazlar… Tarihin olgular bize hiç bir zaman arı olarak Eller, çünkü an bir biçimde var olmazlar. Her zaman kayıt tutanın zihninden kılarak anılırlar. Bir tarih eserini ele alınca ilk ilgileneceğimiz, içindeki olgular değil, onu yazan tarihçi olmalıdır… Çağdaş tarihçinin iki görevi birden vardır: Az sayıdaki anlamlı olguları bularak onları tarihin olgularına dönüştürmek ve pek çok olgular tarihi değildir diye bir kenara bırakmak… Tarihçi olguların ne aciz bir kölesi ne de zalim bir efendisidir.

Tarihçi ile olgular arasındaki ilişki bir eşitlik, bir alışveriş ilişkisidir. Tarihi olgular olmaksızın köksüz ve boş, olgular tarihçileri olmadan ölü ve anlamsızdır…

1929 tarihinden sonra Fransa’da Lucien Febvre ve Marc Bloclı’un önderliğinde Armaies dergisinin başlattığı akını, olaysal olmayan toplumsal tarih anlayışının gelişmesinde öncülük etmiştir. Tarihçı’likte artık tekil olaylarla birlikte tekrarlanan olayları da, bilinçli olaylann yanında bilinçsiz olayları da ele almaya’ başlanılmıştır. Tarihçiler sosyal bilimlerin diğer alanları olan ekonomi, sosyoloji, antropoloji, demografi, psikoloji, dil bilimi gibi disiplinlere yönelmişler ve bu disiplinlerde de kendilerini yetiştirme ihtiyacı içinde olmuşlardır. Böylece tarih, tüm insan bilimlerini Iyi kötü, ama kararlı bir biçimde kavramıştır; yanı tarih kendini bir bütünsel insan bilimi haline getirmeyi istemiştir

Sosyal tarihçilik Türkiye’ye Ömer Lütfi Berkan ile girmiştir. Barkan, Fransa’da Bloclı ve Febvre’nin Anales Dergisini çıkardıkları Strasburourg Üniversitesi’nden mezun olmuş ve daha sonra Femard Braudel ile yakın arkadaş olmuştur.

Barkan, Osmanlı Tahrir Defterleri üzerinde çalışmalar başlatarak sosyal ve ekonomik tarih konularını işlemeye başlamıştır.

1950′ de Halil İnalcık, sosyal tarihçiliği benimseyerek tahrir defterlerine ve şeriyye sicillerine dayalı eserler neşretmiştir. Bu iki tarihçimizin önderliği sayesinde gelişen sosyal ve ekonomik tarih araştırılmaları Türkiye’de gelişmiştir.